6 Haziran 2009 Cumartesi

kılsız kadın miti

Kadın bedeninin kıllı bir beden olduğunu hatırlatacak bütün işaretler edebiyattan, sinemadan, görsel sanatlardan silinmiş gibidir. “Suçlu”, “şeytani”, “hasta”, “ucube” vs bir karakterle resmedildiği ya da “öteki”ni temsil ettiği durumlar haricinde, kadın bedenini çocuksu bir inceliğe sahip ve mutlaka tüysüz bir beden olarak kuran örneklerde çok nadiren sapma görülür. Yüz tüylerini tuvale yansıtan Frida Kahlo istisnai örneklerden biridir. Bir diğer örnek ise Anarresli kadınları kıllı kadınlar olarak betimleyen Ursula Le Guin’in Mülküsüzler’inde karşımıza çıkar. Anarresli kıllı kadınlar teknolojinin çok az kullanıldığı anarşist bir dünyanın “doğal” kadınları iken, kapitalist dünyadaki hemcinsleri, tüysüz bedenleri ile onlara tam tezat oluşturan ışıltılı bir yapaylık sergiler.



Neredeyse tüm kültürlerde yer alan “kılsız kadın” mitine karşı çıkan bu kadar az örnek olması onun, patriyarkal güzellik anlayışının tarihsel bileşenlerinden biri olmanın da ötesinde, temelde birbirinden tamamen farklı ve birbirine karşıt iki bedenin –kadın ve erkek bedeninin- kurulmasına hizmet ettiğini gösteriyor. Her iki cinsiyet için bedenin görece kılsız olduğu tek dönemin ergenlik öncesine tekabül ettiği düşünüldüğünde, kılın ve kılsızlığın, bedenlerin “kadınlaştırılması” ve “erkekleştirilmesi”nde önemli bir rol oynadığı kolaylıkla söylenebilir.

Erkeklerde ergenlikte bedenin tüylenmesi agresif bir erkekliğin, “güçlü,” “sağlıklı” bir cinselliğin göstergesi olarak kutlanırken, kadınlaştırılan beden için aynı dönem travmatik bir devrenin başlangıcına işaret ediyor.1 Kadınlar ancak bedenleri ile öz-nefrete dayalı bir ilişki geliştirdikten sonra “yeterince kadın” bir görünüme kavuşuyorlar. “Tıraş olan baba figürü” açık olarak sergilenen ve erkek çocuk için özendirici bir model olarak yerleşmişken, kadınların epilasyon pratiklerinin saklanması gereken bir uygulama olarak kabul edilmesi, gizli saklı yürütülmesi de normu güçlendiriyor: Kadın bedeni “doğal olarak” “kılsız”dır, elbette bu “doğallık” yaratılırken başvurulan “doğal olmayan” araçlar saklandığı sürece.


Oysa rakamlar, kadın bedeni ile erkek bedeni arasında kıl bakımından tıbbi olarak çok anlamlı bir sınırın olmadığını, genel olarak kadın bedeninin erkek bedeninden daha tüysüz olduğunu değil, sadece kimi kadınların kimi erkeklerden daha tüysüz olduğunu söyleyebileceğimizi gösteriyor.2 O halde, kadın bedenini saçlar haricinde “tüysüzlüğe” mahkum eden bu norm, kadınlığı çocuksu, “yetişkinlik öncesi” bir statüye eşitleyecek görsel parametreleri temin etmekten başka bir amaca hizmet etmiyor denebilir. Aynı zamanda, kadın bedeninin abject bir beden olarak kurulması ile ilişkili bir yanı da var tüysüz/kılsız kadın mitinin. Merran Toerien ve Sue Wilkinson’ın yaptığı anketlerde, düzenli epilasyon yapan kadınlar kıllarını daha “çocuksu” görünmek için değil, “temiz” olmak için aldıklarını söylerken, kadın bedenini “kirli, kontrolsüz, abject” bir beden olarak kuran tüm patriyarkal söylemi3 bir kez daha onaylamış oluyorlar. Lezbiyen çiftler bile, “feminen bir beden yaratma” ya da “temizlik” nedeniyle olmasa bile, toplumsal normu bozmanın karşılığında kendilerini bekleyen aşağılanma, iş/statü kaybı gibi sorunlarla karşılaşmamak için epilasyon yapmak zorunda kaldıklarını dile getiriyorlar.

Tabu her ne kadar güçlü olsa da, elbette yapılabilecek ve yapılan şeyler var. Bu noktada kadın bedeninin “doğal olarak kılsız olduğu” mitini yıkan pratikler oldukça anlamlı. Ama, bunu yaparken yeni bir dışlayıcı “doğal beden” miti yaratmaktan kaçınılmalı. Yazının başlangıcında edebi kurgulardan bahsetmiştim. Bir diğer kurgu, Samuel Delany’nin Triton’u: kıllı kadınların, büyük göğüslü erkeklerin, trans bedenlerin herhangi bir “doğallık” iddiasına meyletmeyen akışkan bir estetikle hayata katıldıkları, normatif kurguların değiştirilemez gerçekler olmayıp performatif olarak kurulduğunu açığa vurdukları bu tür heterotopyaları çoğaltmak bedenlerimizi özgürleştirebilir.


Dipnotlar:
1 İlk ağızdan paylaşımlar için bkz www.kadınlarkulubu.com’da epilasyon üzerine yapılan yazışmalar. Yaşanan travmanın yaygınlığını göstermesi bakımından, bkz. http://evisiblewoman.wordpress.com/tag/feminism/
2 Bkz, Merran Toerien and Sue Wilkinson, Gender and body hair: constructing the feminine woman, Social Sciences Department, Loughborough University, Loughborough, UK.
3 Tarihsel arka plan için bkz, Yaşar Çabuklu, “Uygarlaşma Sürecinde Saç ve Kıl,” Toplumsal Kurgular ve Cinsiyetçilik’in içinde






19 Mayıs 2009 Salı

...

12 Mayıs 2009 Salı



sarı köpeğe blues


karşı apartmanın girişinde şarkı söyleyerek dans ediyorlar. dört çocuk. girişteki basamakları, kapıya kadar uzanan dar, gölgeli boşluğu sahneye dönüştürmüşler. yanlış yerde kalkan bir kol, gereksiz açılan bir el, atılan bir adımla dans etmeyi bir yana bırakıp, kavga etmeye başlıyorlar aralarında. ince yüzlü olanı kızıyor en çok. "çalışmamışsın" diyor, "yapamıyorsun." en koyu, en kırmızı öfke onunki: grubu o kurmuş.

ya da bir köpek şaşkın, geçecek olduğunda...kimençokkorkuyor yarışına başlıyorlar hemen, avaz avaza, plastik. bu da bir oyun. bakışım yoruluyor öğrenilmiş korkunun köpekte yarattığı korkunun sahiciliğini izlerken.

bessie smith'in kardeşiyle birlikte sokaklarda şarkı söylediği yaştalar olsa olsa. bessie'nin sarı köpeğe blues yaptığı yaşa hiç gelmeyecekler muhtemelen. sarı köpeğe, korodaki kıza, bela dolu geceye, hapishaneye, genç kadına şarkı söylemeyecekler.
pencereyi kapatıp müziğin sesini açıyorum.

I ain't no high yella, I'm a deep killer brown.
I ain't gonna marry, ain't gonna settle down.
I'm gonna drink good moonshine and rub these browns down.
See that long lonesome road, Lawd you know it's gonna end,
and I'm a good woman and I can get plenty men.
resim: caroline magerl, yellow dog crying

8 Mayıs 2009 Cuma

Oto-portre


Cathy Opie'nin 1993 tarihli çalışmalarından biriyle, sırtını objektife dönmüş çıplak bir bedenle karşı karşıyayım. Fon üzerindeki hatları fazlasıyla belirgin olsa da, cinsiyetini bir bakışta ele vermeyen bir beden bu. Bedeni kuşatan muğlaklık "olağan" bakışımın "olağan" şiddetini harekete geçiriyor: Cinsiyet saptaması yapabileceğim bir organla karşılaşmak, o da olmazsa bu organlardan birine ya da diğerine sahip olmanın doğal sonucu olduğunu düşündüğüm bir jesti tespit edebilmek için parçalamaya girişiyorum onu.
O ise bana sırtını dönmüş, konuşmamakta kararlı. Direniyor. Ben de öyle. Verebileceğim tüm anlamlara kavuşsun, "tamlık" kazansın istiyorum.
Ketumluğunu koruyor. Sadece, belli ki kendi mürekkebiyle -kendi kanıyla- ve kendi şiddetiyle sırtına nakşedilmiş resmi sürüyor önüme. Onu görmemi istiyor.
Bakışım üstünde dolaşıyor yeniden: Güneş, bulut, kuşlar, bir ev, iki insan. Hayli bildik bir resim aslında, kalemin kağıt üzerindeki hareketini kontrol altına almayı başardığımda çizdiğim ilk resimlerin bir benzeri. Tek farkla... Ben resmimi iki değil, üç insan -bir anne, bir baba ve bir çocuk-çizerek tamamlardım. Burada, el ele tutuşmuş iki kadın figürü ile, "bildik" olmaktan uzaklaşıyor resim.
Ve uzaklaştıkça, bakışımın haritasını çıkarıyor: maddiliğini bir yasaklamanın –zorunlu heteroseksüelliğin- maddileşmesine, bütünlüğünü parçalanmasına, cinsiyetini cinselliğinin düzenlemelere tabi kılınmasına dayandıran bakışımı açığa vuruyor. Üzerindeki resmi silip, bakışımın şiddetini durdurabileceğimi, onu daha koşulsuz bir geçmişe doğru özgürleştirebileceğimi düşünürsem yanılırım. Çünkü görülmekle kalmadı, belli kategoriler üzerinden görüldü, ancak böylelikle bir “beden” statüsüne yerleştirildi. Çünkü bakışımın şiddeti karşısındaki direncinin şiddetini hem bana hem de kendisine yönelterek failliğinin koşullarını oluşturdu.
Bir oto-portrenin karşısında duruyorum şimdi. Bakışımla zorla(n)masaydım belki de hiç çizilmeyecek olan bir resmin.